Tasarrufun İptali Davasında Yargılama Giderlerinin Asıl İcra Dosyasına Eklenmesi Sorunu

Tasarrufun iptali davaları, borçlunun mal kaçırma amacıyla yaptığı işlemlerin alacaklıya karşı hükümsüz sayılmasını sağlayan özel dava türlerindendir. Bu davalarda verilen hüküm, üçüncü kişiyi “asıl borçlu” hâline getirmez; yalnızca belirli mal veya değer bakımından cebrî icra tehdidine katlanma yükümlülüğü doğurur. Ancak uygulamada, özellikle yargılama giderleri ve vekâlet ücretlerinin tahsili konusunda ortaya çıkan yöntemsel tercihler, üçüncü kişilerin hukuki statüsünü aşan sonuçlar doğurabilmektedir.

Nitekim Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 2018/4352 Esas, 2018/9871 Karar sayılı kararında;

“Tasarrufun iptaline ilişkin ilamın ferilerine ilişkin alacak kalemlerinin, asıl takip dosyası üzerinden gerektiğinde ek takip talebi ile tahsili mümkün iken ayrı bir takibe konu edilmesi usul ekonomisine aykırı olup bu kalemler yönünden ayrıca başlatılan takibin iptali gerekir.”

şeklinde hüküm kurulmuştur.

İlk bakışta usul ekonomisine uygun görünen bu yaklaşım, uygulamada çok ağır hak ihlallerine yol açabilecek niteliktedir. Çünkü tasarrufun iptaline konu üçüncü kişi, çoğu durumda yalnızca dava konusu malın değeri kadar sorumludur. Buna rağmen yargılama giderlerinin asıl icra dosyasına eklenmesi sonucunda, üçüncü kişi tüm dosya borcunun borçlusu gibi görünmekte; örneğin yalnızca 100.000 TL değerindeki bir mal bakımından sorumlu olan kişi, 10.000.000 TL’lik icra dosyasında tam borçlu gibi haciz baskısıyla karşı karşıya kalabilmektedir.

Bu durum yalnızca teknik bir icra hukuku problemi değil; aynı zamanda hukuk devleti, ölçülülük, mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı ve şahsilik ilkesi bakımından ciddi anayasal sorunlar doğurmaktadır.


I. Tasarrufun İptali Davasının Hukuki Niteliği

Tasarrufun iptali davası, borcun şahsına yönelik bir tahsil mekanizması değildir. Amaç, borçlunun kaçırdığı malvarlığı üzerinde alacaklıya cebrî icra imkânı sağlamaktır.

Öğreti ve yerleşik içtihatlara göre:

  • Üçüncü kişi asıl borçlu hâline gelmez.
  • Üçüncü kişi yalnızca iptale konu mal veya malın değeri oranında sorumludur.
  • İlam kişisel değil, malvarlığına bağlı sonuç doğurur.

Bu nedenle tasarrufun iptali kararları “sınırlı sorumluluk” doğuran özel nitelikli kararlardır.

Dolayısıyla üçüncü kişinin sorumluluğunun kapsamı:

  1. İptale konu malın değeri,
  2. Bu değere ilişkin feriler,
  3. Tasarrufun iptali davasındaki yargılama giderleri

ile sınırlıdır.

Bunun ötesine geçen uygulama, davanın hukuki niteliğini değiştirir.


II. Usul Ekonomisi İlkesi Mutlak Bir İlke Değildir

Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen 6100 sayılı HMK’nın 30. maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi şöyledir:

“Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli biçimde yürütülmesini sağlamakla yükümlüdür.”

Ancak bu ilke:

  • temel hakların önüne geçebilecek mutlak bir ilke değildir,
  • maddi hukuk sınırlarını genişletme aracı olarak kullanılamaz,
  • kişilerin sorumluluk alanını değiştiremez.

Usul ekonomisi yalnızca “usul yöntemi” bakımından uygulanabilir; maddi hukuktan doğan sorumluluk sınırlarını değiştiremez.

Bir başka ifadeyle:

“Pratiklik”, “hukuki güvenliğin” yerine geçirilemez.

Yargıtay kararındaki yaklaşım ise fiilen üçüncü kişinin sorumluluk sınırını görünüşte genişletmektedir.


III. Asıl Sorun: İcra Dosyasında Üçüncü Kişinin Tam Borçlu Gibi Görünmesi

Sorunun merkezinde teknik fakat son derece ağır sonuçlu bir durum vardır:

Tasarrufun iptali yargılama giderleri asıl dosyaya işlendiğinde, UYAP ve icra sistemi bakımından üçüncü kişi çoğu zaman dosyanın “borçlusu” gibi görünmektedir.

Bu durumda:

  • üçüncü kişinin banka hesaplarına,
  • taşınmazlarına,
  • araçlarına,
  • maaşına

dosya toplam borcu üzerinden haciz uygulanabilmektedir.

Oysa üçüncü kişinin sorumluluğu yalnızca:

  • örneğin 100.000 TL’lik taşınmaz değeri ve
  • buna bağlı yargılama giderleri

ile sınırlıdır.

Buna rağmen sistemsel görünüm nedeniyle üçüncü kişi 10.000.000 TL’lik borcun muhatabı hâline dönüşmektedir.

Bu durum:

  • hukuki güvenlik ilkesini,
  • belirlilik ilkesini,
  • ölçülülük ilkesini,
  • mülkiyet hakkını

açık biçimde ihlal eder.


IV. Anayasal Sorunlar

1. Mülkiyet Hakkının İhlali

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi içtihatlarında mülkiyet hakkına müdahalelerin:

  • kanuni,
  • ölçülü,
  • öngörülebilir

olması gerektiği kabul edilmektedir.

Üçüncü kişinin sorumluluğu belirli bir mal değeri ile sınırlıyken, tüm dosya borcu üzerinden haciz tehdidiyle karşılaşması:

  • öngörülemez,
  • ölçüsüz,
  • aşırı

bir müdahaledir.

Bu durum fiilen “sınırsız sorumluluk” görüntüsü yaratmaktadır.


2. Hukuki Güvenlik ve Belirlilik İlkesi

Hukuk devletinde kişi:

  • ne kadar sorumlu olduğunu,
  • hangi miktar nedeniyle takip edildiğini,
  • malvarlığının hangi sınırlar içinde risk altında bulunduğunu

öngörebilmelidir.

Oysa asıl dosyaya eklenen feriler nedeniyle üçüncü kişinin gerçek sorumluluk limiti görünmez hâle gelmektedir.

Bu da belirlilik ilkesini ortadan kaldırmaktadır.


3. Borcun Şahsiliği İlkesinin İhlali

Tasarrufun iptali davasındaki üçüncü kişi:

  • kredi sözleşmesinin tarafı değildir,
  • asıl borcun borçlusu değildir,
  • kişisel borç altına girmemiştir.

Dolayısıyla üçüncü kişiye yönelik icra tehdidi yalnızca iptale konu değer kadar olabilir.

Asıl dosyada tam borçlu gibi gösterilmesi ise borcun şahsiliği ilkesine aykırıdır.


V. HMK m.30’un Yanlış Yorumu

Usul ekonomisi ilkesi:

  • ayrı takip yapılmasını önleyebilir,
  • işlemleri sadeleştirebilir,

ancak üçüncü kişinin hukuki statüsünü değiştiremez.

Yargıtay kararının sonucu ise fiilen şudur:

“Üçüncü kişi, yalnızca belirli mal değeri kadar sorumlu olmasına rağmen sistem üzerinde tüm borcun borçlusu gibi görünmektedir.”

Bu sonuç, HMK m.30’un amaçsal sınırlarını aşmaktadır.

Çünkü:

  • usul ekonomisi,
  • temel hak ihlaline yol açacak şekilde yorumlanamaz.

VI. Ölçülülük İlkesi Bakımından Değerlendirme

Ölçülülük ilkesi üç unsur içerir:

  1. Elverişlilik
  2. Gereklilik
  3. Orantılılık

Asıl dosyada ferilerin tahsili yöntemi belki “elverişli” olabilir; ancak:

  • üçüncü kişiyi milyonluk borcun muhatabı gibi göstermek,
  • ağır haciz baskısı yaratmak,
  • sistemsel risk doğurmak

“orantılı” değildir.

Daha hafif araçlar mümkündür.

Örneğin:

  • ayrı feri takip dosyası,
  • sınırlı sorumluluk şerhi,
  • ayrı alt borç kaydı,
  • sadece mal değeri kadar haciz sınırlaması

gibi yöntemlerle hem usul ekonomisi hem temel haklar korunabilir.


VII. Çözüm Önerisi

En doğru yöntem:

1. Ayrı Takip Açılmasına İzin Verilmesi

Tasarrufun iptali yargılama giderleri bakımından:

  • ayrı ilamlı takip yapılabilmeli,
  • üçüncü kişinin sorumluluk sınırı açıkça gösterilebilmelidir.

Bu yöntem:

  • şeffaftır,
  • ölçülüdür,
  • anayasal güvenceye uygundur.

2. Alternatif Olarak Sınırlı Sorumluluk Şerhi

Eğer asıl dosya yöntemi kullanılacaksa:

icra müdürlüğü kayıtlarında açıkça:

“Üçüncü kişinin sorumluluğu … TL ile sınırlıdır.”

şerhi bulunmalıdır.

Aksi hâlde sistemsel görünüm hak ihlaline dönüşmektedir.


Sonuç

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin usul ekonomisi gerekçesiyle verdiği yaklaşım, pratik işlem kolaylığı sağlamak amacı taşısa da uygulamada:

  • üçüncü kişinin sorumluluğunu belirsizleştirmekte,
  • tüm dosya borcunun borçlusu gibi görünmesine yol açmakta,
  • ölçüsüz haciz tehdidi yaratmakta,
  • mülkiyet hakkını zedelemekte,
  • hukuki güvenliği ortadan kaldırmaktadır.

Tasarrufun iptali davası, üçüncü kişiyi “asıl borçlu” hâline getiren bir dava değildir. Bu nedenle yargılama giderlerinin tahsil yöntemi belirlenirken usul ekonomisi ilkesi ile temel haklar arasında adil denge kurulmalıdır.

Hukuk devletinde “kolaylık”, hiçbir zaman “ölçüsüz müdahalenin” gerekçesi olamaz.


Tags:

Yoruma kapalıdır.